Sertarikzade Kültür ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen‘Sufi Öncüler’ programında bu ay Türk Mutasavvıf ve Şair Ahmet Yesevi ele alındı.

Programın moderatörü Mahmut Bıyıklı'nın konuğu Yazar Mustafa Özçelik, vefatının 850. yıl dönümü dolayısıyla UNESCO tarafından 2016 yılının Ahmet Yesevi yılı olarak ilan edildiğini hatırlatarak Ahmet Yesevi ve Yesevilik hakkında bilgiler verdi.

Konuşmasına Ahmet Yesevi'nin kısa bir biyografisini sunarak başlayan Mustafa Özçelik, Ahmet Yesevi'nin meşhur ama meçhul kaldığını, başta Tacikistan, Türkmenistan, Azerbaycan ile İran'ın belirli bir bölgesini içine alan, Anadolu ve Özbekistan'ın bazı bölgelerini de kaplayan Horasan yöresindeki Türk İslam Kültürüne önemli değerler kattığını söyledi. Yesevi kültürünün İmam Maturidi ve İmam-ı Azzam Ebu Hanife'den devam eden bir kökü olduğu için sağlam kaldığını, fakat Yeseviliğin bir kolu olan Bektaşiliğin İran tarafından zuhur eden Batinilik ile tahrifata uğradığını ifade eden Özçelik "Buhara, Semerkand ve Horasan medeniyetimizin temel dayanaklarıdır. Ahmet Yesevi'nin müritleri hem istilaya karşı savaşarak şehit ve gazi olmuş hem de Anadolu'ya göçerek gelecek için ocaklar kurup kültürümüzü yaşatmaya devam etmişlerdi. Tasavvuf'un zihinlerde bugünki sufilerin algı biçimiyle biliniyor olması çok acı. Mutasavvıflar hem Kuran ilimleri hem de fen ilimlerini bilir ve ona göre yaşarlardı. Onların bir çoğu fakih, müderris, muhaddis ve filozofdular. Ahmet Yesevi şeyh ve tarikatlara şeriatsız tasavvufun batini olduğunu söyler ve uyarırdı" dedi.

Menkıbeler Temsilidir

Bugünkü tasavvuf algısının yanlış bir yöne doğru gittiğini belirten Yazar Mustafa Özçelik, yazılı tarih ve menkıbevi tarih (hikayeci) olarak kaynakların ikiye ayrıldığını fakat menkıbevi kaynaklardan yanlış istifade edildiğini kaydetti. Sözlü kültürü yaşayan toplumlar için menkıbevi kaynakların önemli olduğunu, hem yazılı hem de menkıbevi tarihten faydalanılması gerektiğini vurgulayan Özçelik konuşmasını şöyle sürdürdü: "Menkıbe kültüründe olay değil mana önemlidir. Menkıbeler temsilidir. Kırk yıl odun kesip kestiği odunları dergaha taşıyan Yunus'un bu davranışı gerçekte kırk yıl nefsi ile mücadele eden bir gönül ehlini anlatır, bir oduncuyu değil. Aynı şekilde Nasreddin Hoca'nın eşeğine ters binmesi nefsi ile savaştığını ve nefsini hakikatin yoluna çevirmesi demektir. Menkıbelerden dini çıkarımlar ve bütünsel anlamlar keşfetme çabası doğru değilidir.

"Yunus Emre Batiniliğin karmaşası ve tahrifatına karşı kurduğu dil ve yaşam tarzı ile sade ve öz duruş sergileyerek, İbn-i Arabi Batı'nın Haçlı ideolojisine ve Yunan Felsefesine karşı duruş sergileyerek, Mevlana da Moğolların yıkım ve talanına karşı bir duruş sergileyerek tıpkı Ahmet Yesevi gibi yaşam alanı açmış, kültürümüzü yaşatmaya devam ettirmişlerdir" diyen Özçelik, "Şiirleriyle hem tasavvuf kültürünü hem de manevi yolculuklarını sürdürmüşlerdir. Yesevilikte de önemli bir yer kaplayan Tekke Şiiri'nin diğer adı 'doğuş' demektir zaten. Onlar şiiri bir vasıta olarak okur ve yazarlardı. Nefsini arındırmayana şiir yazdırılmazdı. Mevlana'yı Almanlar, Hacı Bektaş Veli’yi Macarlar, Ahmet Yesevi'yi İngiliz ve Fransızlar anlatıyor. Sufi öncülerimizi her yönüyle anlatan yerli uzmanlarımız nerdeyse yok" şeklinde konuştu.

Tasavvuf İçimizin Mimarisini İnşa Eder

Modern dünya bir sürü hukuksuzlukların, adaletsizliklerin ve savaşların merkezi haline geldiğini söyleyen Mustafa Özçelik, "Yanlış giden bir şeyleri düzeltmek için ha bire yasalar çıkartılıyor. Modern dünya içindeki kibri, kıskançlığı ve kötülüğü yenemeyenlerin alanı oldu. Halbuki Tasavvuf, Kuran ve hadislerin ışığında bu tür sıkıntıların tedavi merkeziydi. Dini ideolojiye ve kavramlara hapseden anlayış iç mimarını tamamlayamayan kişilerin eliyle gerçekleşti. İçine düştüğümüz diğer bir sıkıntı ise hurafeleri kaldıralım derken hakikati de baltalamak. Oysa İslam orta bir yol değil miydi?" diyerek sözlerini tamamladı.