Eyüp Belediyesi Göktürk Kültür Sanat Merkezi’miz, bu ay Türk Sineması’nın usta isimlerinden birini ağırladı. Film Gibi programında Suat Koçer’in konuğu olan Süleyman Turan, sinemaya bakış açısını, Türk Sinemasını ve duygu, düşünce dünyasını anlattı.

Türk Sineması’nda 100’den fazla filmde rol alan Süleyman Turan, yardımcı erkek oyunculuğun kendine özgü taraflarının daha çok olduğunu ve 2000’li yıllardaki senaryoların daha çok kendine özgü oyunculuklar çıkardığını söyledi.

Süleyman Turan, sanat ve politikanın teşhirci bir tarafı olan göz önünde olma zorunluluğuna değinerek, kendini devamlı ekranlarda göstermek isteyenlerin bir sınırlama alanı çizmedikleri için çabuk parlayıp sönen oyunculukların çoğaldığını kaydetti.

Turan programdaki konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Dünya sinemasında birçok aktrist yaşlandığı zaman dizilerde ve iyi filmlerde başrol oyunculuğu ya da kendini ön plana çıkaran roller üstleniyorlar, fakat Türkiye’de böyle bir şey göremiyoruz. Oyuncular yaşlandıkları zaman elbette ki bazı fiziksel dezenformasyona uğruyor fakat fiziksel özelliklerini yitirmeye başlamış bu durumdaki tecrübeli ve yetenekli oyunculara başka kulvar açılmıyor. Eğitimli olmak büyük bir şans ama bizim dönemimizde eğitimli olan çok az kişi vardı. Birçoğumuz sinemaya farklı meslek ve sanat alanlarından gelmiştik. Festival filmlerine ara ara bakıyorum ve genç oyuncuları büyük bir zevkle izliyorum. Geçmiş dönemlerdeki oyuncularımızın haddinden fazla imkansızlıkları vardı. Şimdi o kadrolar yeni senaryolarda rol alsa şaşırtacak ölçüde oyunculuklar çıkartırlar. Geçmiş dönem sinemasında mahalle kültürü vardı. Filmlerde esnaftan tut büyükanne rolleri bile hayatından çok içindendi. Halkın sosyal yaşamı filmlerin çok içindeydi. Yeni senaristler daha çok kendilerinin de içinde bulunduğu bir durumu anlatmaya çalışıyorlar ama bunu iyi başarıyorlar da. Bence bu durum değişen zamanın ve hayat algılarının bir tezahürüdür. Sadri Alışık Avrupa ve Amerikan tarzı oyuncu karakterlerine karşı bize kendi coğrafyamızın kültür ve davranış yapılarını oyunculuklara nasıl yansıtacağımızı gösterir ve devamlı öğütler verirdi. Fakat öyle bir zaman ve sinema dünyası oluştu ki artık herkes birbirine zıt karakterli oyun ve senaryolar yazılıp oynandığında bunu gayet güzel bir şekilde izliyor. Gördüğüm kadarıyla toplumsal meseleleri yansıtan senaryolar sinemadan daha çok dizilerde çok az işleniyor. Belki ticari kaygılardan ötürü olabilir bunlar. Altı kalın çizgilerle ya da kafasına vura vura gösterime sunulan toplumsal sorunları yansıtan dizi ve filmlerin çok izleneceğini zannetmiyorum. Bu tip sorunları sinemaya yansıtma becerimiz zaten bizim sanatsal kalitemizi ortaya çıkarır…”